Mora Yarımadası’nın güneydoğu ucuna, kıvrımlı ve yer yer ıssızlaşan yollardan ilerlerken karşımıza aniden devasa bir kaya kütlesi çıktı. Sadece incecik bir asfalttan oluşan kısa bir köprüyle anakaraya bağlanan bu yalnız kayanın ardında ne olduğunu başlarda kestiremedik. Ancak o dar, karanlık ana kapıdan içeri adım attığımız an, gizli kale şehri tüm yaşanmışlığıyla yüzümüze çarptı. Arnavut kaldırımlı sokaklardan burnumuza gelen taze fırınlanmış ekmek ve yoğun deniz tuzu kokusu, bizi saniyeler içinde yüzyıllar öncesine götürdü.
İçeride motor sesi veya korna gürültüsü yok. Sadece kalın taş duvarlara çarpan hırçın dalgaların ve dar sokaklarda dolaşan rüzgarın uğultusu var. İlk adımlarımızda hissettiğimiz o yalıtılmışlık duygusu, buranın neden sıradan bir tatil kasabası olmadığını çok iyi açıklıyordu.
Monemvasia Nedir, Tam Olarak Nerededir?
Mora (Peloponez) Yarımadası’nın Lakonia bölgesinde yer alan Monemvasia, deniz seviyesinden yüzlerce metre yükselen dev bir kaya adasıdır. MS 375 yılındaki şiddetli bir depremle anakaradan koptuğu ve bugünkü formunu aldığı biliniyor. Yunanca “tek giriş” (Moni Emvasia) anlamına gelen adının hakkını sonuna kadar veriyor; zira bu devasa yerleşime sadece tek bir taş kapıdan girebiliyorsunuz.
Orta Çağ boyunca Bizans, Venedik ve Osmanlı egemenliğinde kalmış bu coğrafya, mimari açıdan tam bir kültür mozaiği. Günümüzde ise tamamen terk edilmiş bir kalıntı değil; hala insanların yaşadığı, butik otellerin, küçük atölyelerin ve deniz ürünleri yapan tavernacıkların bulunduğu çok canlı bir tarih sahnesi. İçeri girdiğinizde, kayanın sadece denize bakan arka yamacına ustaca saklanmış, dışarıdan asla görünmeyen bir labirentle karşılaşıyorsunuz.
Bu Gizli Kale Şehri Rotalarınıza Neden Girmeli?
Çünkü burası etrafı halatlarla çevrilip müzeye dönüştürülmüş cansız bir alan değil. Bu gizli kale şehri, içinde hayatın ritmik bir şekilde devam ettiği, balkonlara çamaşırların asıldığı, kedilerin Bizans kiliselerinin serin avlularında uyuduğu gerçek bir kasaba. Taş merdivenleri ağır ağır tırmanarak Aşağı Şehir’den Yukarı Şehir’e (Ano Poli) doğru çıkarken bacaklarınız biraz isyan edebilir. Fakat en tepeye ulaşıp Agia Sofia Kilisesi’nin yanından Ege Denizi’nin uçsuz bucaksız maviliğine baktığınızda hissettiğiniz o derin sükunet her şeye değiyor.
Eskiden tüccarların koşuşturduğu minik meydanlarda, şimdi sadece kendi ayak seslerinizi dinleyerek yürüyorsunuz. Gece olduğunda ise sokak lambalarının o loş, sarımtırak ışığı tarihi taş binaların üzerinde titreşiyor. Ortaya çıkan bu dramatik gölgeler, insana bir dönem filminin setindeymiş hissi veriyor.
Planlama Aşaması: Hap Gibi Pratik Bilgiler
Yola çıkmadan önce cebinize koymanız gereken bazı temel detayları toparladım. Burası büyük şehirlere uzak ve biraz izole bir konumda olduğu için ufak bir planlama şart.
- Ulaşım: Atina’dan araç kiralayarak yaklaşık 3.5 – 4 saatlik çok keyifli bir sürüşle buraya ulaşabilirsiniz. Yollar oldukça düzgün ve zeytin ağaçlarıyla çevrili. Daha yakın bir alternatif isterseniz, Kalamata Havalimanı üzerinden yaklaşık 2 saatte bölgeye inmek de mümkün.
- Ne Zaman Gidilmeli: Yaz aylarında taş sokaklar güneşi çok çekiyor, sıcaklık ve kalabalık gerçekten bunaltıcı olabiliyor. İlkbahar (Nisan-Mayıs) veya sonbahar (Eylül-Ekim) aylarında, rüzgar çok daha yumuşak eserken gitmek en doğrusu.
- Giriş Ücreti: Monemvasia yaşayan bir köy olduğu için ana kapıdan içeri girmek tamamen ücretsiz. Sadece içerideki bazı özel sergi alanları veya müzelere girmek isterseniz çok cüzi bedeller ödüyorsunuz.
- Araç ve Bagaj Durumu: Kale içine kesinlikle araç alınmıyor. Arabanızı anakara ile adayı bağlayan köprünün kenarına veya kapıdan önceki otopark alanlarına bırakmanız şart. Arnavut kaldırımlarında tekerlekli bavul çekmek gerçek bir eziyete dönüşeceği için yanınıza mutlaka rahat taşınabilir bir sırt çantası alın.
Lakonia Çevresinde Neler Yapılır: Yerel Rotalar ve Tatlar
Monemvasia’ya kadar gelmişken hemen geri dönmek büyük kayıp olur. Lakonia bölgesi, hem damak çatlatan lezzetleri hem de koşturmacadan uzak yavaş rotalarıyla biliniyor. Sabah erken saatlerde kale içindeki küçük bir kafede oturup sert bir Yunan kahvesi yudumlarken, yörenin meşhur tatlısı Amygdalota (bir tür taze badem ezmesi) mutlaka masanızda olmalı. Dışarı çıkıp bölgeyi keşfe başladığınızda, adını doğrudan bu kasabadan alan meşhur Malvasia şarabını yerel bağlarda tatmadan geçmeyin.
Fazladan bir veya iki gününüz varsa rotanızı biraz güneye kırıp turkuaz sularıyla meşhur Elafonisos Adası’na geçebilirsiniz; anakaradan arabalı feribotla sadece 10 dakika sürüyor. Tarih meraklıları içinse Sparta kenti yakınlarındaki Mystras (Mistras) harabeleri, Bizans İmparatorluğu’nun son dönemlerini anlamak için mükemmel bir yarım günlük gezi rotası. Taygetos Dağı’nın yamacına kurulu bu eski başkent de tıpkı Monemvasia gibi insanı zamanın dışında bir yerlerde hissettiriyor.
Son Bir Tüyo…
Akşam yemeğinde taze deniz ürünlerinin tadına bakıp herkes oteline çekildiğinde, fotoğraf makinenizi alıp ana kapıya doğru son bir yürüyüşe çıkın. Sokak köpeklerinin peşinize takıldığı, denizden gelen yoğun iyot kokusunun taş duvarlara iyice sindiği o zifiri karanlıkta yıldızları izleyin. Ancak asıl sırrım şu: Sabah güneş doğmadan hemen önce uyanın ve surların doğuya bakan tarafına gidin. Karanlık yavaş yavaş laciverde, ardından parlak bir kızıla dönerken Myrtoan Denizi’nin üzerinden usulca doğan güneşi izleyin. Orada geçirdiğiniz o sessiz yarım saat, bu seyahatinizin en derin hatırası olarak kalbinize kazınacak.