Arnavut kaldırımlı dar bir sokağa adım attığınızda, burnunuza eski ahşabın, isin ve yağmur yemiş toprağın o tanıdık kokusu çalınır. Burası, zamanın yavaş aktığı, pencere kenarlarından sardunyaların sarktığı, sabahları horoz sesleriyle uyandığınız bir yer. Geçtiğimiz sonbaharda şehir karmaşasından, o bitmek bilmeyen trafik gürültüsünden kaçıp kendimizi Sakarya’nın bu dingin kasabasına attık. Sokaklarda ağır adımlarla dolaşırken karşımıza çıkan tarihi konaklar, sadece barınmak için yapılmış birer yapı değil; içlerinde nesiller boyu yaşanmışlıkları, ocak başı sohbetlerini saklayan canlı şahitler gibiydi. Sabahın erken saatlerinde, hafif serin rüzgar o ahşap pervazlara vurduğunda çıkardığı gıcırtı, insana eskinin o telaşsız, yavaş günlerini hatırlatıyor.
Taraklı Nerededir ve Geçmişi Bize Ne Anlatır?
Sakarya il sınırları içinde, İstanbul’a yaklaşık iki buçuk saatlik, Ankara’ya ise üç saatlik bir sürüş mesafesinde yer alıyor. Şehrin güneyine doğru kıvrılan yollardan geçerken, çam ve meşe ağaçlarının yeşili giderek koyulaşır, havanın nemi azalır. Adapazarı merkezden yola çıkıp Geyve yönüne doğru ilerlediğinizde, engebeli dağların arasına ustaca gizlenmiş bu Osmanlı kasabası sizi ağırbaşlı bir şekilde karşılıyor.
Tarih sayfalarını karıştırdığımızda buranın eski İpek Yolu üzerinde, kervanların soluklandığı, ticaretin kalbinin attığı önemli bir durak noktası olduğunu görüyoruz. Şimdilerde ise o eski kalabalıklardan uzak, Uluslararası Cittaslow (Sakin Şehir) unvanını sonuna kadar hak eden kendi halinde bir yerleşim yeri. Özellikle ahşap işçiliğiyle ünlü olan yöre halkı, o ince zanaatı, oymacılık geleneğini babadan oğula aktararak günümüze kadar taşımayı başarmış. Çarşıda gezerken tahta kaşık yontan ustaların dükkanlarından gelen o ritmik tıkırtılar sokağın sessizliğini bozuyor.
Taraklı’ya Neden Gitmelisiniz?
Eğer gökdelenlerin soğuk griliğinden, asfalt kokusundan usandıysanız, toprağa ve ahşaba dokunmak istiyorsanız rotanızı tereddütsüz buraya çevirmelisiniz. Bizim yola çıkarken en büyük motivasyonumuz, o meşhur cumbalı evlerin arasında haritasız kaybolmaktı. Dar ve kavisli sokaklarda yürürken, iki katlı veya üç katlı tarihi konaklar bir film setinden fırlamış gibi aniden karşınıza dikiliyor. Çoğunun restorasyonu özenle, aslına sadık kalınarak yapılmış.
Gözünüzü yoran hiçbir betonarme eklenti yok; sadece kerpiç, taş ve ahşabın o kusursuz sıcak uyumu var. Sokak aralarından yavaşça yukarı, Hisar Tepesi’ne doğru tırmandığınızda, kiremit çatılı evlerin birbirinin manzarasını kapatmayacak şekilde nasıl büyük bir saygıyla inşa edildiğini görüyorsunuz. O tepeye ulaştığınızda rüzgarın yüzünüze çarpan serinliğini hissetmek, çamların kokusunu içinize çekmek bile buraya gelmek için yeterli bir sebep.
Üstelik burada yöre insanının meşhur “Yalaza” kültürüne denk gelirseniz çok şanslısınız. İnsanların birbirlerine zarar vermeden, tamamen eğlence ve hoşgörü üzerine kurdukları bu abartılı hikaye anlatma geleneği, köy kahvesinde yudumlanan demli bir çayın tadını bambaşka bir noktaya taşıyor.
Taraklı Gezisi İçin Pratik Bilgiler
Yola çıkmadan önce çantanıza koymanız veya aklınızın bir köşesinde bulunması gereken birkaç hap bilgiyi aşağıya bırakıyorum.
- Ulaşım ve Rota: Şahsi aracınızla İstanbul yönünden geliyorsanız TEM otoyolu üzerinden Adapazarı gişelerinden çıkıp Geyve-Taraklı tabelalarını takip edebilirsiniz. Toplu taşıma kullanacaklar için Adapazarı otogarından her saat başı kalkan ilçe minibüsleri oldukça pratik bir çözüm.
- Hangi Mevsimde Gidilmeli?: İlkbaharın o uyanış dönemi ve sonbahar ayları tam ideal. Özellikle Ekim sonu, Kasım başı gibi o sararan, kızaran ceviz ve çınar yapraklarının Arnavut kaldırımlı sokaklara dökülmesi, kasabaya ayrı bir melankoli katıyor.
- Giriş Ücretleri ve Müzeler: Sokaklarda gün boyu dolaşmak, tepeye çıkıp manzarayı izlemek tamamen ücretsiz. Sadece müze ev olarak ziyarete açık olan birkaç tescilli yapının çok cüzi bir kapı giriş ücreti bulunuyor.
- Nerede Kalınır?: Kasabanın dokusuna uygun restore edilmiş birkaç butik otel ve pansiyonda kalarak eski zamanların ruhunu tam anlamıyla yaşayabilirsiniz. Ahşap tavanlı bir odada, sabah kuş sesleriyle uyanmak oldukça dinlendirici.
Tarihi Konaklar Dışında Sakarya Çevresinde Neler Yapılır?
Sadece eski yapılara bakıp, fotoğraflarını çekip geri dönmek olmaz. Buranın toprağından beslenen yerel mutfağı da sokakları kadar karakterli. Meydandaki küçük, ahşap sandalyeli esnaf lokantalarından birine oturduğumuzda, yörenin meşhur “Uhut tatlısı” ile tanıştık. Sadece buğdayın çimlendirilmesi ve uzun saatler kaynatılmasıyla yapılan, içinde bir gram bile ilave şeker barındırmayan bu lezzet, damağınızda toprakla karışık, isli ve hoş bir tat bırakıyor. Yemeğin üzerine bir de yerel ustaların yaptığı köpük helvasını mutlaka deneyin.
Eğer gezinizi bir güne sığdırmak istemiyor ve vaktiniz varsa, hemen yakınlardaki Karagöl Yaylası’na direksiyon kırın. Rakım yükseldikçe havanın keskinleştiğini, oksijenin ciğerlerinizi temizlediğini hissedeceksiniz. Biz yayla yolunda arabayı kenara çekip, çam ormanlarının rüzgardaki hışırtısını uzun uzun dinledik. Ayrıca Adapazarı yönüne doğru dönüşe geçtiğinizde Ali Fuat Paşa beldesine uğrayıp, Sakarya Nehri üzerindeki tarihi taş köprüden suyun güçlü akışını izlemek de rotanızı zenginleştirecek güzel bir mola noktası olacaktır.
Küçük ve İçten Bir Tavsiye
Arabanızı ilçe merkezine park edip kontağı kapattıktan sonra, telefonunuzu cebinizde unutmaya çalışın. Doğrudan Yavuz Sultan Selim’in vezirlerinden Yunus Paşa tarafından yaptırılan ve kubbesi kurşunla kaplı olduğu için halk arasında Kurşunlu Camii olarak bilinen o muazzam yapının avlusuna gidin. Oradaki asırlık çınarın altına oturup gözlerinizi kapatın ve sadece rüzgarın yapraklarla olan dansını dinleyin.
Büyük şehirlerin o hızlı tüketim alışkanlığını buraya taşımayın. Tarihi konaklar arasında gezerken en iyi pozu yakalama telaşına düşmek yerine, o kalın ahşap kapıların üzerindeki el işçiliğine, demir tokmakların dokusuna parmaklarınızla dokunun. Taraklı, ona zaman ayırdığınızda, yavaşladığınızda sizinle konuşmaya başlayan, sırrını anlatan bir kasaba. Meydandaki çınaraltı kahvesinde közde ağır ağır pişmiş Türk kahvenizi yudumlarken, yan masadaki şapkalı amcayla laflamaktan çekinmeyin; çünkü buranın asıl ruhu taşta veya ahşapta değil, o insanların samimi dilinde saklı.