Kıbrıs denince aklınıza sadece kızgın kumlar, tuzlu su ve sahil otelleri geliyorsa, rotayı biraz yukarı çevirmenin vakti geldi. Limasol’dan arabaya atlayıp virajlı yolları tırmanmaya başladığınızda havanın nasıl aniden serinlediğini, o kuru sıcak yerini yoğun bir çam kokusuna bıraktığını fark edeceksiniz. Biz bu dağ yollarına ilk saptığımızda hedefimiz belliydi; ormanların arasına gizlenmiş o meşhur freskli kiliseler ve taş duvarlı eski Rum evleri. Trodos Dağları, adanın turistik gürültüsünden çok uzakta, kendi halinde, sessiz ve köklü bir yaşama ev sahipliği yapıyor. Cama vurup geçen rüzgarın sesi eşliğinde dar köy yollarında kaybolmak, burayı anlamanın ilk adımı.
Trodos Dağları Köyleri Nerededir ve Tam Olarak Nedir?
Trodos, Kıbrıs adasının güneybatı ve orta kesimini kaplayan, adanın en büyük dağ silsilesi. Çoğunlukla Limasol sınırları içinden yavaş yavaş yükselerek 1952 metrelik Olimpos Tepesi’ne kadar uzanıyor. Bu devasa çam denizi, yamaçlarına tutunmuş irili ufaklı onlarca geleneksel köyle biliniyor. Omodos, Pedoulas, Kakopetria gibi isimler haritada birer nokta gibi görünse de her birinin sokaklarında yüzlerce yıllık bir yaşanmışlık var. Toprak rengi kiremitler, ahşap oymalı kapılar ve avlulardan sarkan asmalar bu köylerin standart manzarası.
UNESCO Mirası: Trodos’un Freskli Kiliseler Rotası
Dağların derinliklerine saklanmış, dışarıdan bakıldığında sıradan birer taş ambarı andıran yapıların içine girdiğinizde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Bölgedeki freskli kiliseler, 11. ve 16. yüzyıllar arasından günümüze ulaşan inanılmaz bir Bizans sanatı koleksiyonu sunuyor. Bizans döneminin bu boyalı ibadethaneleri, dönemin ustalarının ellerinden çıkan canlı renkleriyle duvarlarda İncil hikayelerini anlatıyor. Özellikle Panagia tou Araka veya Agios Nikolaos tis Stegis gibi yapıların kapısından adım attığınızda, o tütsü ve rutubet karışımı kokuyu içinize çekerken zamanın yavaşladığını hissedeceksiniz.
Rotayı Neden Dağlara Çevirmelisiniz?
Çünkü burası adanın ruhunu en filtresiz haliyle yansıtıyor. Sahildeki yapay tatil köylerinde bulamayacağınız o samimi dokuyu, sabahın erken saatlerinde fırından yeni çıkmış köy ekmeğinin kokusunda buluyorsunuz. Sadece tarihi yapılar için değil, yerel halkla omuz omuza oturup koyu bir Kıbrıs kahvesi içmek için bile bu köylere çıkılır. Taş döşeli sokaklarda yürürken yaşlı teyzelerin kapı önlerinde yaptığı sohbetlere kulak misafiri olmak insana gerçekten yollarda olduğunu hatırlatıyor.
Trodos Gezisi İçin Pratik Bilgiler
Bu dağ yollarında spontane kaybolmak güzel olsa da, yola çıkmadan önce cebinizde bulunması gereken bazı hap bilgiler var. Planınızı yaparken şu detaylara dikkat etmenizde fayda var:
- Ulaşım: Köyleri hakkıyla gezmek ve dilediğiniz yerde durabilmek için araç kiralamanız gerekiyor. Kıbrıs’ta trafiğin soldan aktığını unutmayın; başlarda biraz tuhaf gelse de dar dağ yollarında yavaş gideceğiniz için direksiyona çabuk alışıyorsunuz.
- Zamanlama: Yaz aylarında sahilin bunaltıcı sıcağından kaçmak için harika bir sığınak. Ancak sarı ve kızılın her tonunu görmek istiyorsanız sonbahar sonu, derelerin gürül gürül aktığı zamanı yakalamak istiyorsanız ilkbahar başı en ideal dönemler.
- Giriş Ücretleri: Dağ köylerine giriş tamamen serbest. UNESCO listesindeki kiliselerin çoğu ücretsiz ziyaret edilebiliyor ancak kapılarda ufak bağış kutuları bulunuyor. Kapısı kilitli küçük bir kiliseye denk gelirseniz köy kahvesindeki birine sormanız yeterli; anahtarı genellikle köyün papazı veya muhtarı seve seve getirip kapıyı açıyor.
- Konaklama: Omodos veya Kakopetria gibi köylerde restore edilmiş taş evlerde butik konaklama seçenekleri mevcut. Sabah horoz sesleriyle uyanıp, tertemiz dağ havasını solumak için bir geceyi buralarda geçirebilirsiniz.
Limasol Çevresinde ve Trodos’ta Neler Yapılır?
Hazır Limasol’un yukarısına tırmanmışken, seyahati sadece mimari ile sınırlamamak lazım. Kıbrıs kültürü demek, biraz da uzun sofralar ve yoğun tatlar demek. Trodos köyleri özellikle “Commandaria” adı verilen tatlı şarabın anavatanı. Birçok köyde bu şarabın yapıldığı küçük imalathaneleri gezebilir, meşe fıçılardan sızan o mayhoş kokuyu içinize çekebilirsiniz.
Yemek konusunda ise sahil şeridine kıyasla çok daha doyurucu, dumanı tüten lokal lezzetler sizi bekliyor. Köy meydanlarındaki küçük tavernalarda közde pişen “souvla” sipariş edin. Yanına mutlaka kalın dilimlenmiş ızgara hellim ve taze zeytinyağı ile tatlandırılmış iri kıyım köy salatası isteyin. Eğer yürüyüş yapmayı seviyorsanız, Kaledonya (Caledonia) Şelalesi rotası tam size göre. Dere şırıltıları ve dev çınar ağaçları eşliğinde yapacağınız doğa yürüyüşü, yediğiniz o kallavi yemekleri sindirmek için birebir.
Sokak Aralarında Saklı Kalanlar
Bölgedeki köylerde gezerken, tezgahlarda satılan ev yapımı ceviz macununu mutlaka deneyin. Şeker pancarı şurubunda bekletilerek yapılan bu yöresel tatlı, yanında acı bir kahveyle midenizi dengeliyor. Ayrıca sokaklarda gezinirken el işçiliği danteller ve gümüş telkari işleri yapan zanaatkarlara rastlayacaksınız. Fabrikasyon hediyelikler yerine bu emek dolu atölyelerden alışveriş yapmak, yöre halkına doğrudan dokunmanın en güzel yolu.
Dağlardan Ayrılırken
Arabanın motorunu çalıştırıp Limasol’a doğru dönüş yoluna geçmeden önce, Omodos veya Platres’te köy meydanındaki yaşlı çınarın altında kendinize bir yer bulun. Tahta sandalyeye yaslanıp tavla oynayan amcaların zarlarının çıkardığı tıkırtıyı dinleyin. Bir sonraki durağa koşturmaktansa, olduğunuz yerin toprağına, taşına, rüzgarına temas etmek her zaman gezinin en tatmin edici kısmıdır. Yanınıza bir şişe yerel şarap ve dağ kekiği almayı unutmayın; eve döndüğünüzde o kapağı her açtığınızda Trodos’un serin rüzgarı mutfağınıza dolacak.