Sabahın erken saatlerinde, odamızın penceresinden süzülen Yantra Nehri’nin hafif şırıltısıyla uyandık. Dışarı adım attığımızda burnumuza dolan o odun ateşi, is ve ıslak taş kokusu, zamanın bu yokuşlarda yüzyıllar önce durduğunu fısıldıyordu. Burası Bulgaristan’ın en karakteristik coğrafyalarından biri. Tepelere adeta kök salmış, birbirinin manzarasını kapatmamaya yemin etmiş gibi duran eski evlerin arasında yürürken Çarların Şehri unvanının hakkını nasıl verdiğini hemen anlıyorsunuz. Arnavut kaldırımlı dar yokuşları tırmanıp, asırlık çınar ağaçlarının altından geçerken attığımız her adımda Orta Çağ’ın o ağırbaşlı atmosferine biraz daha karıştık.
Veliko Tarnovo Nerede ve Nasıl Bir Yer?
Balkan Dağları’nın kuzey eteklerinde, ülkenin tam ortasında gizlenen bir coğrafya burası. Kıvrılarak akan Yantra Nehri, kireçtaşı kayalıklarını yararak şehri adeta kucaklıyor ve ona çok keskin, doğal bir sınır çiziyor. İkinci Bulgar İmparatorluğu’na başkentlik yapmış bu topraklarda yürürken, sadece turistik bir transit geçiş noktasında olmadığınızı hissediyorsunuz. Burası günlerce sokaklarında yürümek isteyeceğiniz, derinliği olan, yaşayan bir yerleşim. Evlerin sokağa sarkan ahşap cumbalarına dokunarak, sardunyalarla süslü Gurko Sokak’tan aşağıya doğru adımlarken kendimizi eski bir Avrupa masalının ana karakterleri gibi hissettik. Ayak seslerimiz taş duvarlarda yankılandıkça, geçmişin o ihtişamlı günleri gözümüzde canlandı.
Çarların Şehri Bize Ne Vaat Ediyor? Neden Gitmelisiniz?
Eğer tarihi sadece müzelerin soğuk camekanları ardında izlemeyi değil, bizzat o tarihin içinde, tozlu yollarda yürümeyi seviyorsanız rotanızı kesinlikle buraya çevirmelisiniz. Şehrin en hakim tepesinde tüm heybetiyle duran Tsarevets Kalesi’nin dik yokuşunu tırmandığımızda, yüzümüze vuran o serin Balkan rüzgarı bize eski kralların, savaşların ve isyanların hikayelerini anlattı sanki. Çarların Şehri, yıkık dökük taş duvarlarının arasına sızmış melankolik ama bir o kadar da gururlu bir ruha sahip.
Kalenin burçlarından aşağıya baktığınızda, nehrin ince bir kılıç gibi ikiye böldüğü yeşil vadiyi, demir köprüleri ve teraslar halinde dizilmiş kiremit çatılı eski mahalleleri görüyorsunuz. Stambolov Köprüsü’nden geçerken aşağıda akan yeşil suyun çıkardığı ses, şehirdeki sessizliğe harika bir fon müziği oluşturuyor. Sadece devasa kaleyi fotoğraflamak için değil, Samovodska Charshia yani Zanaatkarlar Çarşısı içindeki bakırcıların, ahşap oymacılarının ve çömlek ustalarının dükkanlarından yükselen çekiç seslerini dinlemek, o eski ticari ritmi hissetmek için bile buraya gelinir.
Gitmeden Önce Bilmeniz Gereken Hap Bilgiler
Yola çıkmadan önce kendi seyahatimizden süzdüğümüz, planlamanızı çok daha pratik hale getirecek bazı notlar aldık.
- Nasıl Gidilir?: Türkiye’den yola kendi aracınızla çıkıyorsanız, Kapıkule sınır kapısını geçtikten sonra yaklaşık üç buçuk saatlik rahat bir sürüşle merkeze varıyorsunuz. Yollar genelde virajlı ama ağaç tünellerinden geçtiği için oldukça keyifli. Sofya’dan geliyorsanız tren veya otobüs ağı gayet düzenli işliyor.
- Hangi Mevsimde Gidilmeli?: Kışın Balkanların o meşhur sert soğuğu ve buzlanan taş yokuşlarda yürümek eziyete dönüşebilir. İlkbahar sonu ve özellikle sonbahar ayları, sararan yaprakların nehre yansıdığı, havanın yürüyüş için en taze olduğu dönemler.
- Giriş Ücretleri ve Ziyaret: Ana odak noktası olan Tsarevets Kalesi ücretli bir alan. Biletler kapıdaki küçük gişeden rahatça alınabiliyor. İçeride gölge alan az olduğu için yanınızda su bulundurmayı ve yokuşlar için esnek bir yürüyüş ayakkabısı giymeyi ihmal etmeyin.
Veliko Tarnovo Çevresinde Neler Yapılır, Ne Yenir?
Burada geçirdiğimiz zamanın en doyurucu kısmı, yerel halkın arasına karışıp onların sofralarındaki telaşa ortak olmaktı. Bulgar mutfağı genel hatlarıyla bizim damak tadımıza çok yakın; ancak etin pişirilme tekniği ve kullandıkları dağ baharatlarıyla bambaşka bir kimliğe bürünüyor.
Sokak Arası Lezzet Durakları
Sabahın ilk ışıklarında, fırından yeni çıkmış, sıcacık ve çıtır çıtır bir Banitsa (geleneksel Bulgar böreği) alıp yanına sert bir kahve söyledik. Tereyağının ve beyaz peynirin kokusu tüm sokağı sarmıştı. Akşam yemeği içinse turistik restoranlardan ziyade, nehir kenarındaki eski bir mehana (yerel meyhane) bulduk. Toprak güveçte ağır ağır pişen, domates, biber, soğan ve lokum gibi dağılan etin kendi suyuyla helmelendiği Kavarma yemeği, günün tüm yorgunluğunu tek lokmada sildi süpürdü. Yemeklerin yanında civar bağlardan elde edilen yerel sek şarapları tatmayı kesinlikle es geçmeyin.
Yakınlardaki Köy Rotaları
Şehir merkezine sadece birkaç kilometre mesafede konumlanan Arbanasi köyü, rotanızın ayrılmaz bir parçası olmalı. Araçla kısa bir tırmanıştan sonra vardığımız bu köyde, devasa ve sağır taş duvarların arkasına gizlenmiş eski ahşap tüccar konaklarını gördük. Dışarıdan bakıldığında birer kaleyi andıran bu evlerin içi, geniş avlulara ve yemyeşil bahçelere açılıyor. Bölgenin zamanında ne kadar güçlü bir ticaret merkezi olduğunu bu yapılardan okumak mümkün. Köyün en yüksek noktasına çıkıp aşağıya baktığınızda, Çarların Şehri silüetinin akşam güneşinde kızıla boyanışını izlemek, tüm bu coğrafyayı hafızamıza kazıyan ince detaylardan biriydi.
Karanlık yavaş yavaş vadinin üzerine çökmeye başladığında, adımlarımızı Tsarevets Kalesi’ni tam cepheden gören seyir terasına doğru hızlandırdık. Yerel halkın da akşam ritüeli haline getirdiği Ses ve Işık Gösterisi başladığında, koskoca bir şehir aniden susuyor. Kalenin karanlık surları lazerlerle, kızıl ve yeşil ışıklarla yıkanırken, arka planda çalan çan sesleri ve koro müziği tüylerimizi diken diken etti. Eğer yolunuz buraya düşerse, akşam saatlerinde kahvenizi karton bardağınıza alın, kaleyi gören o taş banklardan birine oturun ve sadece ışıkların geceyle dansını seyredin. Tarihin taşlarda nasıl yankılandığını kendi kulaklarınızla duyacaksınız.