Çoruh Nehri’nin deli dolu akan sularını geride bırakıp Bayburt’un sarp tepelerine doğru tırmanırken, aklımda sadece rüzgarın o bitmek bilmeyen uğultusu vardı. Kıvrımlı, yer yer tozlu yolların bittiği noktada, bozkırın tam ortasına inmiş bir uzay üssünü andıran o yapıyla göz göze geldik. Burası, metropollerin bitmek bilmeyen gürültüsünden kilometrelerce uzakta, dağların zirvesine kondurulmuş sarsıcı bir çağdaş sanat vahası. İnsanı önce yadırgatan, sonra usulca içine çeken, çok tuhaf ve ağırbaşlı bir aurası var.
Müzenin o devasa kapısından içeri girmeden hemen önce durup vadiye baktım. Kurumuş sarı otların kokusu, tepelerde otlayan koyunların çan seslerine karışıyordu. Doğanın bu kadar ilkel ve vahşi olduğu bir coğrafyada böylesine modern bir yapıyla karşılaşmak, beyninize kısa süreli bir şok dalgası gönderiyor.
Baksı Müzesi Nedir, Nerededir?
Eski adıyla Baksı, bugünkü resmi adıyla Bayraktar köyünde bulunuyor bu yapı. Bayburt şehir merkezine yaklaşık 45 kilometre mesafede yer alıyor. Şehirden çıkıp dağlara doğru direksiyon salladıkça yol tenhalaşıyor, telefonun çekmediği kör noktalar başlıyor. Tam “Yanlış yola mı girdik?” şüphesi içinize düştüğü anda, ressam ve akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan‘ın doğduğu topraklara armağan ettiği bu devasa kompleks karşınıza dikiliyor.
Burası alışık olduğumuz o soğuk, dört duvar arası beyaz sergi salonlarından çok farklı. Hikayesinin temelinde “göç” ve “köklerine dönme” arzusu yatıyor. Bölgenin en büyük yarası olan büyükşehirlere göç olgusunu tersine çevirmek, o topraklara yeniden hayat üflemek için inşa edilmiş. Binanın mimarisi bile çevredeki dağların eğimiyle uyum içinde, sanki toprağı kazmışlar da altından çıkmış gibi duruyor.
Neden Yolunuzu Buraya Düşürmelisiniz?
İstanbul, Londra veya New York’ta görebileceğiniz modern enstalasyonları, toprak kokusu eşliğinde incelemek insana ufuk açıcı bir tezat yaşatıyor. Sırf zihninizdeki bu kontrastı hissetmek için bile o virajlı yolları aşmaya değer. Dağların o ağır sessizliği, eserlerle aranıza hiçbir şehrin kaosunu sokmuyor. Bir tabloya veya heykele bakarken kendi kalp atışınızı duyabiliyorsunuz.
Beni en çok etkileyen şey, müzenin kibrinden arınmış olmasıydı. Yerel halkın yaşamıyla sanatı birbirinden koparmamışlar. Geleneksel el sanatlarıyla modern eserler aynı çatı altında, birbirine omuz vererek sergileniyor. Bir yanda yöre kadınlarının dokuduğu ehram kumaşları dururken, hemen yan salonda Türkiye’nin en avangart heykeltıraşlarının işlerini görebiliyorsunuz.
Bozkırın Ortasında Bir Çağdaş Sanat Deneyimi
Müzenin ana binasından içeri adım attığımda, son derece geniş ve ferah bir kubbe beni karşıladı. Gün ışığı içeriye o kadar dramatik süzülüyor ki, eserlerin üzerindeki gölgeler saat başı değişiyor. İçerideki koleksiyon sürekli kendini yenileyen, yaşayan bir organizma gibi. Sergi salonunun dev camlarından dışarıya, uçsuz bucaksız vadiye doğru baktığınızda, doğanın kendisi de devasa bir çağdaş sanat tablosuna dönüşüyor.
Sadece sergi salonlarıyla da sınırlı kalmamışlar. Kompleksin içinde atölyeler, dev bir kütüphane ve hatta bir konukevi var. Yani bu dağ başında sadece iki saat gezip dönmek zorunda değilsiniz. İsteyenler için geceyi burada geçirmek, yıldızların altında, tamamen izole edilmiş karanlık bir sabaha uyanmak mümkün.
Pratik Bilgiler (Hap Bilgi)
Yola çıkmadan önce çantanıza mutlaka kalın bir hırka atın. Ağustos ayının ortasında bile olsanız, o tepelerde esen rüzgar teninizi bir anda üşütebiliyor. Planlamanızı yaparken şu detaylara dikkat etmenizde büyük fayda var:
- Ulaşım: Kendi aracınızla veya kiralık araçla gitmek en pratik çözüm. Bayburt merkezden Erzurum istikametine çıkıp Bayraktar köyü tabelalarını takip ediyorsunuz. Yolun son kısımları oldukça virajlı, yavaş gitmekte fayda var.
- Ziyaret Günleri: Müze, pazartesi günleri hariç haftanın her günü ziyarete açık. Kış aylarında kar yağışı çok yoğun olduğu için yola çıkmadan önce müzenin sosyal medya hesaplarından veya telefonla yolların durumunu mutlaka teyit edin.
- Giriş Ücreti: Öğrenci ve tam bilet uygulaması yapılıyor. Müze Kart bu özel vakıf müzesinde maalesef geçerli değil. Gişeden sembolik bir ücret ödeyerek biletinizi alabiliyorsunuz.
- En İyi Mevsim: Mayıs sonu ile Ekim başı arasındaki dönem ideal. İlkbaharda vadinin çıldırtıcı bir yeşile büründüğüne, sonbaharda ise o meşhur melankolik sarı renge şahit olursunuz.
Bayburt Çevresinde Neler Yapılır?
Müzeyi gezdik, o temiz dağ havasını ciğerlerimize çektik. Peki dönüş yolunda mideyi neyle şenlendireceğiz? Merkeze indiğinizde ilk işiniz esnaf lokantalarından birine oturup sıcak bir Lor Dolması sipariş etmek olsun. Pazı yaprağına sarılı, üzeri bol tereyağlı bu yerel lezzet, rüzgarın yorgunluğunu anında alıyor. Üzerine de yörenin meşhur, kuşburnu ve incirle kaynatılan Tatlı Çorbası’nı içerek kapanışı yapın.
Karnımız doyduğuna göre rotamızı yeraltına çevirebiliriz. Merkezde bulunan Aydıntepe Yeraltı Şehri, tüf kayalara oyulmuş dar tünelleriyle insanı klostrofobik ama çok gizemli bir yolculuğa çıkarıyor. Yerin metrelerce altındaki bu antik sığınak, Kapadokya’dakileri aratmayacak kadar derin bir tarihe sahip.
Şehrin tam kalbinde yükselen Bayburt Kalesi de çıkıp şehri kuşbakışı izlemek için harika bir nokta. Çinili surlarıyla ünlü bu kalenin duvarlarına dokunurken, İpek Yolu’ndan geçen eski kervanların ayak seslerini hayal etmek hiç zor değil. Günün sonunu ise Çoruh Nehri’nin kıyısındaki çay bahçelerinden birinde, demli bir çay söyleyerek suyun o deli dolu akışını izleyerek getirin.
Veda Etmeden Önce
Baksı’dan ayrılmadan hemen önce, müzenin arka tarafındaki açık hava amfi tiyatrosunun taş basamaklarına oturun. Aşağıdaki vadinin derinliklerine doğru uzun uzun, hiçbir şey düşünmeden sadece bakın. Rüzgarın yüzünüze sertçe çarptığı o an, Anadolu’nun o inatçı toprağıyla insan aklının sınırlarını zorlayan sanatın birbirine nasıl sım sıkı sarıldığını çok daha net hissedeceksiniz.
Binadan çıkarken yerel üreticilerin kadın atölyelerinden çıkan o küçük, el yapımı ehram dokumalardan veya seramiklerden birini cebinize atmayı unutmayın. O sert ve gerçek doku, size bozkırın üretken ruhunu her dokunuşta, evinizin salonunda bile tekrar hatırlatacak.