Orăștie Dağları’nın kıvrımlı, yer yer bozuk yollarından yukarı tırmanırken, havadaki çam kokusu giderek ağırlaşıyor. Asfalt bitip Arnavut kaldırımı ve toprak karışımı bir yola girdiğimizde, modern dünyadan ne kadar uzaklaştığımızı anladık. Burası, Romanya’nın yoğun sisli, sık ormanlarının arasına gizlenmiş antik Daçya Başkenti. Çoğu gezginin sadece şatolar ve vampir efsaneleri için Transilvanya’ya akın ettiği bir ülkede, Sarmizegetusa Regia koca bir tarih kitabının yırtılıp dağ zirvesine saçılmış sayfaları gibi karşımızda duruyordu. Aracın motorunu kapatıp arabadan indiğimizde, bizi sadece rüzgarın ağaç dallarında çıkardığı o derin uğultu karşıladı.
Sarmizegetusa Regia Nedir ve Nerededir?
Hunedoara il sınırları içinde, deniz seviyesinden yaklaşık 1.200 metre yükseklikte bulunan devasa bir arkeolojik alandan bahsediyoruz. Burayı basit bir harabe olarak düşünmeyin. Roma İmparatorluğu’na, özellikle de İmparator Trajan’a kök söktüren Kral Decebalus’un askeri, dini ve politik merkezi tam da bu topraklardı. 1999 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.
Antik kentin içine doğru yürürken, andezit taşından yapılmış devasa dairesel tapınaklar hemen göze çarpıyor. Dağların doğal koruması altındaki bu kompleks, dönemin en ileri mühendislik ve astronomi bilgisiyle inşa edilmiş. Rehber kitaplarda okumak farklı, ancak o ağır taş blokların yanından geçerken, iki bin yıl önce burada yaşayan askerlerin, rahiplerin ve zanaatkarların günlük telaşını hayal etmek bambaşka bir his. Roma lejyonları burayı ele geçirdiğinde büyük bir yıkım yapmış olsa da, toprağın altında kalan temel taşları bugün bile o dönemin gücünü yansıtmaya yetiyor.
Neden Bu Daçya Başkenti Rotasına Çıkmalısınız?
Eğer kalabalık tur otobüslerinden, sıraya girerek fotoğraf çektirdiğiniz popüler rotalardan sıkıldıysanız, rotanızı buraya çevirmelisiniz. Yosun tutmuş ahşap direk yerlerinin ve güneş saati formundaki taş dizilimlerinin ortasında durduğunuzda, tuhaf bir izolasyon duygusu sarıyor insanı. Biz oradayken hafif bir yağmur çiselemeye başladı; ıslak toprağın, çürüyen sonbahar yapraklarının ve binlerce yıllık soğuk taşların kokusu birbirine karıştı. Antik insanların doğayla ve gökyüzüyle nasıl bu kadar iç içe olduğunu, o tapınakların ortasında durduğunuzda iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Sadece eski bir kalıntı görmeyecek, dağların o ağırbaşlı sessizliğiyle baş başa kalacaksınız. İngiltere’deki Stonehenge’i andıran mimari yapısı, Romanya kırsalının o vahşi doğasıyla birleştiğinde ortaya çok dramatik bir manzara çıkarıyor.
Pratik Bilgiler: Yola Çıkmadan Önce Bilmeniz Gerekenler
Dağ başındaki bir antik kente gitmek, şehir merkezindeki bir müzeyi gezmeye benzemiyor. Bu yüzden lojistik detaylara dikkat etmek hayat kurtarır.
- Ulaşım: Alan, Deva veya Hunedoara şehirlerinden araçla yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Costești köyünü geçtikten sonra son kilometreler oldukça dar, virajlı ve orman içi bir yola dönüşüyor. Toplu taşıma yok, bu yüzden araç kiralamak zorunlu.
- Hangi Mevsim?: İlkbahar sonu veya sonbahar başı en iyi zamanlar. Ekim ayında dökülen sarı ve kızıl yapraklar taşların üzerine harika bir kontrast yaratıyor. Kışın yoğun kar yağışı sebebiyle yol kapanabiliyor, gitmeden önce yerel haberleri kontrol edin.
- Giriş Ücretleri: Bilet fiyatları oldukça uygun, genellikle 15-20 RON civarında seyrediyor. Dağ başında kredi kartı pos cihazı çekmeyebilir, cebinizde kesinlikle nakit Lei (RON) bulundurun.
- Ziyaret Süresi: Alan oldukça geniş. Tempolu bir yürüyüş ve detaylı inceleme için en az iki, iki buçuk saatinizi buraya ayırmalısınız. Etrafta kafe veya restoran yok, yanınıza su ve atıştırmalık almayı unutmayın.
Hunedoara Çevresinde Neler Yapılır?
Dağdan inip şehre yaklaştığınızda, bu bölgenin kendine has o sert kültürünü deneyimlemek için birkaç durağınız daha olmalı. Gotik mimarinin Avrupa’daki en iyi örneklerinden biri olan Corvin Kalesi (Hunyadi Kalesi), Hunedoara merkezinde sizi bekliyor. Ahşap köprüsünden geçerken altınızda akan nehrin sesi ve kalenin o devasa karanlık kuleleri, gerçekten bir dönemin gücünü suratınıza çarpıyor.
Küçük bir tarihi yanılgıyı düzeltmekte de fayda var. Bölgede bir de “Ulpia Traiana Sarmizegetusa” adlı bir yer var. Orası, Romalıların Daçyalıları yendikten sonra kurdukları Roma başkentidir ve buraya yaklaşık 40 kilometre uzaklıktadır. Vaktiniz varsa, iki farklı medeniyetin yapılaşmasını karşılaştırmak için orayı da rotanıza ekleyebilirsiniz.
Acıktığınızda, yerel halkın sıkça tükettiği mămăligă (mısır lapası) eşliğinde servis edilen odun ateşinde pişmiş domuz eti yahnisi oldukça doyurucu bir seçenek. Biz yol üstündeki salaş bir handa durup, ev yapımı erik rakısı olan pălincă ile ısınmayı tercih ettik. Romanya kırsalının gerçek tadı, menüsü on dilde basılmış turistik restoranlarda değil, kapısında köpeklerin uyuduğu bu küçük, dumanı tüten yol üstü duraklarında saklı.
Ayrılmadan Önce Ufak Bir İpucu
Antik alanın sınırlarından çıkıp aracınıza doğru o uzun parke taşlı yoldan geri yürürken, ana dairesel tapınağın hemen arkasında kalan eski su yoluna doğru kısa bir sapma yapın. Çoğu ziyaretçi ana güzergahı takip edip hemen geri dönüyor. Ancak o dar patikadan biraz içeri girdiğinizde, dağın derinliklerinden kaynayarak gelen buz gibi bir pınarla karşılaşacaksınız. Eğilin ve yüzünüzü o suyla yıkayın. İki bin yıl önce bu topraklarda kılıç sallayan bir askerin, aynı sudan içip şu an baktığınız dağlara doğru nasıl umutla veya korkuyla baktığını düşünün. Sırf o birkaç saniyelik hissi yaşamak için bile o zorlu dağ yollarını aşmaya değer.