Sabahın erken saatlerinde Pindos Dağları’nın virajlı yollarını tırmanırken camı hafifçe araladık. İçeri dolan çam kokusuna, şöminelerden tüten isli odun kokusu karışıyordu. Yunanistan’ın kuzeybatısında, modern dünyadan tamamen izole olmuş sarp bir coğrafyaya doğru direksiyon sallıyorduk. Bölgeye adım atar atmaz karşımıza çıkan Taş Köyler, zamanın yüzyıllar önce durduğu hissini veriyor. Toprağın rengiyle birleşen arduvaz çatılı evler, vadinin dik yamaçlarında topraktan filizlenmiş gibi organik ve sessiz duruyor.
Zagorohoria Nedir ve Nerededir?
Zagorohoria, ismini Slavca “dağın ardındaki yer” anlamına gelen “Za Gora” kelimelerinden alıyor. Yunanistan’ın Epir bölgesinde, Yanya (Ioannina) şehrinin hemen kuzeyinde konumlanan çok geniş bir dağlık alan burası. Toplam 46 adet geleneksel köyden oluşan bu yerleşim birimi, aynı zamanda Vikos-Aoos Milli Parkı’nın sınırları içinde yer alıyor. Arnavutluk sınırına oldukça yakın olan bu bölgeye ulaşmak için rotanızı önce Yanya’ya çevirmeniz en mantıklı hareket olacaktır.
Köylerin birbirine dar, virajlı ve taş döşeli patikalarla bağlandığı bu coğrafya koca bir açık hava müzesini andırıyor. Gri ve antrasit tonlarının hakim olduğu mimari yapı, ormanın yeşiliyle keskin bir zıtlık oluşturuyor. Sokaklarda gezinirken ayakkabılarınızın altındaki düzensiz taşların dokusunu ve eskinin ağırlığını hissediyorsunuz.
Pindos Dağları’ndaki Taş Köyler Neden Görülesi?
Buraya gelmek, her şey dahil otellerin şezlong savaşlarından kaçmak isteyenler için ciddi bir alternatif. Biz rotamızı önce Büyük Papigo ve Mikro Papigo köylerine çevirdiğimizde, etraftaki tek ses vadinin derinliklerinde akan Voidomatis Nehri’nin uğultusuydu. Sadece gri taş blokların üst üste dizilmesiyle, tamamen harçsız inşa edilen evlerin mimarisine yakından bakmak bile buralara kadar gelmek için yeterli bir sebep.
Guinness Rekorlar Kitabı’na giren, dünyanın en derin kanyonlarından biri olan Vikos Vadisi’nin kenarında yürüdük. Oxya seyir terasına doğru adımlarken ayaklarımızın altındaki ufalanan kireç taşlarının sesini dinledik. Vadi o kadar derin ki, aşağıya bakarken midenizin hafifçe kasıldığını, o devasa doğanın karşısında ne kadar küçük olduğunuzu fark ediyorsunuz. Üstelik Osmanlı döneminden kalma, bölgeye özgü üç kemerli Kokkoros veya Plakidas köprülerinin üzerinde yürümek, bölgenin ticaret tarihini ayak tabanlarınızda hissettiriyor.
Gitmeden Önce: Pratik Hap Bilgiler
Yola çıkmadan önce planlamanızı kolaylaştıracak, cebinize koymanız gereken birkaç temel detayı toparladım:
- Ulaşım: Burayı büyük otobüslerle veya kalabalık turlarla gezmek büyük hata olur. Yanya merkezden kesinlikle altı biraz yüksek, motoru kuvvetli bir araç kiralamanız gerekiyor. Yollar çok virajlı, uçurum kenarlarında sürekli vites küçültmeye alışın.
- Ne Zaman Gidilir?: İlkbahar sonu ve sonbahar ayları en doğru zamanlar. Ekim ayında ormanın büründüğü sarı, kızıl ve kahverengi tonlar, fotoğraf makinenizin hafıza kartını saniyeler içinde doldurabilir. Kışın yoğun kar yağışı nedeniyle bazı köylere ulaşım kapanabiliyor.
- Giriş Ücretleri: Köylere, seyir teraslarına veya tarihi köprülere giriş için herhangi bir bilet almanız gerekmiyor. Ancak nehirde rafting yapmak isterseniz yerel acentelere önceden rezervasyon yaptırmalısınız.
- Konaklama: Monodendri veya Aristi köyleri, farklı rotalara dağılmak için harika birer merkez üssü. Biz eski bir taş konağın dönüştürüldüğü butik bir pansiyonda kaldık; ahşap tavanların çatırdama sesleriyle uyumak çok farklı bir histi.
Yanya ve Çevresinde Başka Neler Yapılır?
Dağlardan inip Yanya Gölü’nün (Pamvotida) durgun sularına ulaştığınızda atmosfer aniden değişiyor. Tepelerdeki o vahşi ve sert doğa yerini sakin, düzlük bir şehir hayatına bırakıyor. Ali Paşa’nın izlerini taşıyan Yanya Kalesi’ni turlarken, dar sokaklardaki gümüş ustalarının çekiç sesleri kulaklarınıza çalınacak. Gölün ortasındaki küçük adaya sandallarla geçtik; arabasız bu minik adada gezerken kurbağa bacağı servis eden lokal tavernaların kokuları birbirine karışıyordu.
Bölgenin yemek kültürü, coğrafyanın sertliğiyle doğru orantılı. Restoranlarda deniz ürünleri beklemeyin; burası et, yoğun hamur işi ve keçi peyniri diyarı. Fırından yeni çıkmış, üzeri çıtır çıtır kızarmış yerel peynirli börek Alevropita porsiyonlarını silip süpürdük. Yabani dağ mantarlarıyla hazırlanan domates soslu güveçler ve yerel Tsipouro (çipuro) rakısı, yorucu bir vadisi yürüyüşünün ardından gerilen kasları gevşetmek için birebir.
Gecenin Karanlığında Gökyüzüne Bakmayı Unutmayın
Arabanın bagajına birkaç dilim füme peynir ve bir şişe yerel şarap atıp, Kipi köyü yakınlarındaki taş köprülerden birinin yanına gidin. Akşam saatlerinde günübirlikçiler çekildiğinde burası tamamen ıssızlaşıyor. Köprünün soğuk taşlarına oturup, sadece rüzgarın vadi içinde yankılanan sesini dinleyin.
Dağlık taş köyler bölgesinde ışık kirliliği sıfıra yakın olduğu için, başınızı yukarı kaldırdığınızda Samanyolu galaksisinin bütün parlaklığıyla üzerinize kapandığını göreceksiniz. Boynunuz tutulana kadar o karanlık ve derin gökyüzünü izleyin. Ancak yanınıza mutlaka kalın bir hırka veya polar alın; çünkü Ağustos ayının ortasında bile olsanız, o dağların gece ayazı insanın iliklerine kadar işliyor.